1 Eylül 2007 Cumartesi

Aney

Bu akşam aklıma yine sen geldin Dersi bıraktım çalışamadım. Saat 1'e geliyordu Aney, yatamadım Uyku gözüme girmedi Sen bu saatlerde benim beşiğimi sallardın Uykunu harab ederdin benim için Ağladığım zaman, sancılandığım zaman Kalkardın, süt verirdin, nane kaynatırdın Aney, canım aney, kurban aney Hayalin önümde şimdi anıt gibi durur Sen şimdi leğenin başına oturmuş, hamur yoğuruyorsun Yarın ekmek yapacaksın, akşama kadar Gözlerin tezek dumanından yaşaracak Alnında ter bulgur bulgur kabaracak Sıcak bazlamalar yapacaksın. Ben orda yokum ağlayacaksın Ağlama Aney ağlama, gündür bu, nasıl olsa geçer İnsan insana tez kavuşur. Ben sizi hiç unutmadım, hiç unutmayacağım Ben okuyorum Aney okuyorum mühendis olacağım Sana yeni yeni ayzeler alacağım Dedim ya okuyorum mühendis olacağım Mektubunda diyorsun ki; bu gece çiğ köfte yaptık Lokmalar boğazımdan geçmedi Her sofraya oturuşumuzda senin yokluğun belli oluyor Biliyorum Aney biliyorum, Senin kalbin ipek gibidir İncedir, yufkadır, benim yokluğuma dayanamazsın Özledim diyorsun benim için. Ben de özledim seni Babamı da, bacımı da, gardaşlarımı da Karayazılı memleketimi de Hepinizi özledim, özledim ama gel gör ki Kader bu elvermiyor, ne yapacaksın Rıdvaniye'de sela şimdi Sisleri perde perde dağıtan bir ses Sonsuzda Allah'a ulaşan bir yankı Bir ezan sesiyle uyanır insanlar, yorgun gecede Uyanır herkes Köyden şehire saman taşıyan Deve kervanları gelir bu saatte Çıngırak sesleri geceyle gündüzü birleştirir Sabah olur, babam erkenden işe gider Aney evimiz yine o yokuşta mı? Dar sokaklar, taş duvarlar arkasında mı? Eskisi gibi yıkık dökük mü gene? Ah! Aney Ah! unuttum inan evimizin şeklini O ev denen köstebek yuvalarını Kerpiç damları, kuyu suyunu, sıra gecelerini, Bağ yapılarını... Yağmur dualarının anılarını yitirdim Hele sen buraya bir gel de gör Sonsuza uzayan gökdelenleri, sıra sıra taksileri Geceleri renk renk ışıkları, denizde vapurları Balıkçıları, kızları, erkekleri, insan selini Ama benim hiç birinde gözüm yok Ne kızlarında, ne taksilerinde, ne de gökdelenlerinde Benim aklım sizde ve memleketimde... Ben okuyorum Aney, okuyacağım, Göreceksin bak mühendis olacağım. Bizim orda, Ezo gelin, türkü türkü uzanır Düğünlerde davullar vurulur Zılgıtlar çalınır, lorke, delilo oynanır Böylesine gitar denen çalgıyla Sabahlara kadar ye ye ye diye bağırmazlar Değil mi Aney Hani yaz geldi mi, evimizin o küçücük penceresine Bir çift yusuf tutan kuşu konar ya, Hani asmamız üzüm tutar, sumaklar sakızlanır İnsanlar çalışır, harıl harıl kış için Güneş yandırır o kavruk yüzlerini Hani sen elinde sıtıl, suya gidersin İşte o zaman geleceğim, bekle beni... Ah Aney daha neler var neler sana yazamadığım Mektubumu burada bitirirken, Beni büyüten ellerinden, binlerce kere öperim Canım Aney, Kurban Aney, Can Aney.......

M.Atila Maraş



3 Temmuz 2007 Salı

ÖDÜNÇ HAYATLAR “Yaşamak değil, beni bu telaş öldürecek" dediği gibi şairin;O telaşla, bırakın Paris yolunda ılık rüzgarla taratmayı saçlarımızıSevdiğimizle doyasıya bir sohbet bile edemedik biz ...Gözümüz saatte söyleştik hep,Koşuşur gibi seviştik, yarışır gibi çalıştık.Hep yetişilecek bir yerler vardı.Aranacak adamlar, yapılacak işler...Bir sonraki günün telaşı, bir öncekinin tersine bulaştı;Başkalarının hayatı bizimkini aştı.Kör karanlıkta çalar saat sesi yerine,Kuşluk vakti kızarmış ekmek kokusuVeya yavuklu busesiyle uyanma düşleriniHa babam erteledik.20'li yaşlardayken 30'lu yaşlara kurduk saatin alarmını,30'larımızda 40'lara, belki sonra 50'lere ...Lakin öyle yanlış kurgulanmış ki hayat,Kuşlukta uyanma fırsatını sunduğunda size,Artık uyku girmez oluyor gözlerinize ...Doyasıya söyleşmek,Telaşsız sevişmek için bol zamana kavuştuğunuzda,Söyleşecek, sevişecek kimsecikler kalmıyor yanınızdaÖzenle yarına sakladığınız bir sarı lira gibi ömrünüz;Vakti gelip sandıktan çıkardığınızdaBir de bakıyorsunuz ki tedavülden kalkmış ...
Can Dündar

3 Haziran 2007 Pazar

Lao Tzu'dan bir öykü

Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş amaKral bile onu kıskanırmış... Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış.. "Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı" dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: "Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler...İhtiyar: "Karar vermek için acele etmeyin" demiş. "Sadece at kayıp" deyin, "Çünkü gerçek bu.Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç.Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez."Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş...Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp ihtiyardan özür dilemişler. "Babalık" demişler, "Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşuoldu senin için, şimdi bir at sürün var.." "Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar. "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?" Köylüler bu defa açıkçn ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden "Bu herif sahiden gerzek" diye geçirmişler... Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara."Bir kez daha haklı çıktın" demişler. "Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler. İhtiyar "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş. "O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halindegelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez." Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir orduile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler,ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleriaskere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşınkazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler... "Gene haklı olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırıkama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler,belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer..." "Siz erken karar vermeye devam edin" demiş,ihtiyar. "Oysa ne olacağını kimseler bilemez.Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde... Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor.""Acele karar vermeyin. Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar; aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl, insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar.Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz."

31 Mayıs 2007 Perşembe

EMANET KUTU


Hacı Bayram Veli’nin yaşadığı devirde, Askere çağrılmıştı, bir genç günün birinde. Yetim ve öksüz olup, kimsesi yoktu, lakin,Biraz miras kalmıştı babasından garibin. Yani az bilezikle, bir kaç da altınları,Vardı ki, bir kutuya koyuverdi onları. Lakin kimse yoktu ki, bıraksın emaneten.Hacı Bayram Veli’nin kabrine geldi hemen. Ruhuna okuyarak bildiği sureleri,Dedi ki: (Ya hazret-i Hacı Bayram-ı Veli! Vatani vazifemi ifa etmek üzere,Bu günden itibaren, gidiyorum askere. Lakin şu elimdeki bir miktar mücevheri,Emanet edeceğim şu anda yoktur biri. Son çare geldim artık ben zat-ı alinize,Kutuyu, emaneten, bırakıyorum size.) Genç, böyle söyleyerek çıkıverdi türbeden.Ve müsterih olarak, askere gitti hemen. Aradan bir kaç sene geçmişti ki nihayet,Askerliği bitti ve köyüne etti avdet. Koyduğu emaneti almak için de, hemen,Geldi tekrar türbeye, hiç vakit geçirmeden. Genç, tereddüt etmeden türbeye girdiğinde,Gördü ki, çekmecesi durur aynı yerinde. Ve derhal yaklaşarak, dedi ki türbedara:(Efendim, şu kutuyu yıllar önce bir ara, Askere gittiğimde, ben koymuştum bir zaman.Şimdi döndüm askerden, alıyorum buradan.) O türbedar dedi ki: (Gayet tabi evladım,Alabilecek misin, al kutuyu bakalım. Çünkü ben bu kutuyu, geçenlerde bir kere,Alıp koymak istedim, daha emin bir yere. Lakin uğraştımsa da, bütün kuvvetimle ben,Asla oynatamadım o kutuyu yerinden. Bu işte bir hikmet var diyerek o aralık,Bir daha da elimi sürmedim ona artık.) O böyle dediyse de, genç uzattı elini.Ve koyduğu o yerden, aldı emanetini. Yani Hacı Bayram’ın kerametiyle, yine, Çekmecesini alıp, döndü memleketine. O bir gün buyurdu ki: (Alçak gönüllü olan,Dünya ve ahirette, rahat olur her zaman. O, ne şikayet eder, ne şikayet edilir.Çünkü kula sıkıntı, yalnız kibrinden gelir. Yani şikayet etmek, kibirdendir esasen.Mütevazı olursa, ölmüştür nefis zaten. Hiç şikayet eder mi, ölüyse biri şayet?Yahut ölü olanı, kim eder ki şikayet? Nimete kavuşmaya vesiledir tevazu.Zira yüksek dağlardan, aşağıya akar su. Müminin ziynetidir, tevazu, haya, edep.Mütevazı olanlar, yükselir her yerde hep.)Netten